Blog

Temple Grandin’in Sıra Dışı Hikayesi

1950 yılıydı; 3 yaşındaki Temple hala konuşamadığı gibi, davranışlarında da bazı tuhaflıklar vardı. İnsanların ona sevgi göstermelerine hiç tepki vermiyor, bazen durduğu yerde sallanmaya başlıyor, bazen de kendini yerlere atıp çığlık çığlığa bağırıyordu. Otizm teşhisi konulduğunda ailesine onu bir bakımevine vermeleri önerildi. Temple bakımevi yerine bir özel okula gönderilecek, buradaki konuşma terapisti de hayatındaki en önemli kişi olacaktı; çünkü terapisti ona ilk önce çığlık atmadan ses çıkarmayı öğretmiş, sonra da konuşturmaya başlamıştı. Evdeki dadı onunla saatlerce oyun oynuyordu; en çok oynadıkları şey topaç döndürmekti. Kendi etrafında dönen her şey onu adeta büyülüyordu. Öğle yemeğinden sonraki istirahat saatinde ise otistik dünyasına geri dönüyor, halının tüylerini koparıp yiyor, kendi kendine ellerinden kum akıtma oyunu oynuyordu, bunları yaparken de sanki hipnotize oluyor gibi kendinden geçiyordu. Dört yaşına geldiğinde Temple artık konuşuyordu ve oldukça ilerleme kaydetmişti. Okula başladığında hayatındaki en önemli kişi bilim öğretmeni Mr. Carlock olmuştu; Temple’ın sabit fikirlerini bilime yönlendiriyor, ortak ilgi alanları yoluyla sosyal ilişkiler de kurabilmesine yardım ediyordu. Temple çocukluğundan beri destekleniyordu ve çok şanslıydı. Oysa ortaokul ve lise yılları hayatının en kötü dönemi olacaktı; normal çocuklar anlayışsız ve çok ama çok acımasızdı. Bu tuhaf çocukla hepsi alay ediyordu. Sokaktan geçerken “Şuna bak” diyorlardı; “Teyp yine kayıt yapıyor”… çünkü Temple her şeyi durmadan tekrarlıyordu. 16 yaşına geldiğinde anksiyete ve panik ataklar başlamıştı.

1970 yılında New Hampshire’da kolej eğitimini bitiren Temple, daha sonra Arizona Üniversitesi’nde yüksek lisans, Illinois Üniversitesi’nde doktora yaptı. Bugün besi hayvancılığı konusunda söz sahibi bir bilim insanı.

Temple Grandin otizmli doğmuştu ve otizm hakkında çok az şeyin bilindiği yıllarda büyümüştü. Doğduğundan beri var olan bu problemin otizmin daha farklı bir formu olan “Asperger sendromu” olduğu uzun yıllar sonra artık bir yetişkin olduğunda anlaşıldı.

Yaşayan en ünlü otizmlilerden biri olan Temple Grandin başkalarına yardım etmesi için kendi hikayesini anlatıyor ama, sadece neler olup bittiğini anlatıyor, asla ne hissettiğini ya da başkalarının neler hissettiğini değil; çünkü duygularını kullanamıyor ve diğerlerinin duygularını da anlayamıyor ve hiçbir şey onun ruhunu ele vermiyor. Kendine dair anlattıkları ise otizmlilerin dünyasına ışık tutuyor:

Sesler… Kulaklarım sanki mikrofon gibi, sesleri alıyor ve yükseltiyor. Bu durumda iki seçeneğim var; ya kulaklarım açık olacak ve ses fırtınasına maruz kalacağım ya da kulaklarımı kapatacağım. Annem benim bazen sağırmışım gibi davrandığımı söylerdi. Oysa işitme testleri normaldi. Dışarıdan gelen işitsel uyarıları ayarlayamıyorum. Ritmik davranışlarla bu rahatsız edici sesleri bertaraf edebildiğimi keşfettim. Bazen de kulağımı sese kapatıyorum. Mesela radyoda güzel bir şarkı dinliyorum, sonra birden fark ediyorum ki kulağımı kapamışım ve şarkının yarısını kaçırmışım. Kolejdeyken bunun önüne geçmek için sürekli not tutardım. Gürültülü bir ofiste ya da havaalanında telefonda konuşmam mümkün değil. Fondaki sesleri duymamaya çalışırsam telefondaki sesi de duyamıyorum. Rahatsız edici seslere maruz kalacağını tahmin etmek birçok kötü davranışı da tetikliyor. Bazı otistik çocuklar telefonu kırmaya yeltenir çünkü çaldığı zaman korkuyordur.

Okulda çalan zil, yangın alarmı, kapının ya da sandalyenin gıcırtısı gibi sıradan gürültüler birçok otistik için çok rahatsız edici olabilir. Çocukken bizi tatile götüren feribottan korkardım. Feribotun düdüğü çaldığında kendimi yere atar bağırmaya başlardım.

Otistikler köpeklerden ya da bebeklerden korkabilir, çünkü onların ne yapacaklarını önceden kestirmek imkansızdır ve haber vermeden rahatsız edici bir ses çıkarabilirler. Akan suyun çıkardığı sesi severdim, meyve suyu şişelerini birbirine boşaltmaktan keyif alırdım.

Otomatik kapıların açılıp kapanmasını seyretmeye bayılırdım, oysa bazı çocuklar bundan korkabilir hatta çığlık atabilirler. Elektrikli süpürgenin gürültüsü otistik çocukların bazısını korkutur, bazısında ise tam tersi rahatlatıcı bir şeydir. Sallanarak ya da başka tipik otistik hareketler yaparak nasıl rahatlıyorsam otomatik kapıların açılıp kapanmasını seyrederken de öyle hissediyordum.

Dokunulmanın dayanılmaz ağırlığı ve kucaklama makinesi… Biri beni kucaklamaya kalkarsa kaçardım çünkü tsunami dalgasında boğulacak gibi hissederdim. Aslında beni kucaklasınlar istiyordum ama biri beni kucaklarsa da sinir sistemim buna dayanamıyordu.

Birçok insanın hiç önemsemediği küçük kaşıntılar benim için bir işkenceye dönüşüyordu. Kaşındırıcı bir şey giysem cildimi zımparalıyorlar gibi geliyordu. Saçlarımın yıkanması da berbat bir şeydi. Annem başımı sabunladığında kafa derim çok acıyordu. Yeni elbiselere adapte olamıyordum. Vücudumun yeni bir elbiseye alışması günler alıyordu. Başka insanlar kıyafet değiştirir ve buna beş dakikada alışır. Otistikler genellikle yumuşak pamukluları tercih eder. Bacaklarımın birbirine değmesinden hoşlanmadığım için ben hep pantolon giyerim.

Birçok otistik derin basınç hissine ihtiyaç duyar; bunun için kalın battaniyelerin altına girebilir. Ben de böyle bir ihtiyaç duyardım ama şişman teyzem beni kucaklamaya kalktığında kaçardım ve kaskatı kesilirdim. Kucaklanma ihtiyacımı gidermek için içini kauçukla kapladığım bir makine yaptım; böylece basıncın miktarını ve süresini kendim ayarlayabiliyordum. Bu makineyi kullandıkça basınç hissine karşı toleransım artmaya başladı ve aşırı hassasiyetim yavaş yavaş azalmaya başladı. Ayrıca başkalarının bana dokunmasına da tahammülüm artıyordu.

Resimlerle düşünmek… Kelimelerle düşünmek bana yabancı bir şey, tamamen resimlerle düşünüyorum. Zihnimdeki videoya farklı kasetler takmak gibi bir şey bu. Ben herkesin böyle düşündüğünü zannederdim.

İletişim… Çığlık atardım çünkü iletişim kurabildiğim tek yol buydu. Yetişkinler doğrudan bana bir şey söylediğinde söyledikleri her şeyi anlıyordum. Kendi aralarında konuştuklarında sanki anlamsız sesler çıkarıyorlar gibi hiç bir şey anlamıyordum. Söylemek istediğim şeyi zihnimde biliyordum ama söyleyemiyordum. Annem benden bir şey yapmamı istese çığlık atıyordum. Bir şey beni rahatsız etse çığlık atıyordum. Hoşnutsuzluğumu ifade edebilmek için tek yol buydu. Şapka giymek istemiyorsam bunu ifade edebilmemin tek yolu şapkayı yere atıp çığlığı basmak oluyordu. Konuşmayı becerememek berbat bir durumdu.

Bir çocukta eğer bir davranış problemi varsa, özellikle de konuşmayan bir çocukta, buna neyin sebep olduğu anlaşılmaya çalışılmalı. Markete her girdiğinde çığlık atıyorsa parlayan floresan ışıklarından rahatsız oluyor olabilir, gürültü kulaklarını rahatsız ediyor olabilir mesela.

Beyond social awkwardness: Problems with “reading” faces? by Janet Jankowiak

Bu yazıyı paylaşın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir