Blog

Okul Öncesi Eğitim ve Otizm

Sınıfın kapısından içeri girince her çocuk için biraz karmaşıktır aslında. Renkli figürleriyle duvarlar, bir sürü oyuncak, masalar, sandalyeler ve kendisi gibi şaşkın gözlerle etrafı inceleyen bir sürü çocuk daha. Annesinin yanına biraz daha sokulmuş bulur kendini bir yandan elini bırakıp bu yeni ortamı keşfetmek isterken. Ortam davetkâr olmakla beraber biraz da kaygı yaratır çocukta. Bilmediğimiz her yeni şeye alışmak zaman ister biraz, kimimizde daha az kimimizde daha çok.

Yaşamın ilk yıllarında annesine yaslanıp güveni tanır çocuk. Kollarında sakinleşebildiği, sesinin tınısının onu rahatlattığı, ondan gelebilecek her türlü hareketi öngörebildiği ve onun isteklerini yanıtlayan kişidir anne. Anlaşılmak önemlidir. Bu güveni sağladıktan sonra yeni olan her şeyi keşfetmek için durup geri dönebileceği bir sığınaktır. Güvenli sığınağımızı oluşturmadan bizi bekleyenin ne olduğunu bilmediğimiz bir dış dünyaya merhaba demek çok da kolay değildir.

Peki ya gözlerini açtığı dünyada sesler, görüntüler ve hareketler çok karmaşıksa ne yapar çocuk? Kendisine bakan kaygı dolu gözler ısrarcıysa bakmakta? Hareketlerini öngöremediği yetişkinler koşuşturuyorsa etrafında? En iyi çözüm görmüyormuş, duymuyormuş gibi yaparak bu kaotik ortamdan kaçmaktır muhtemelen. Anlaşılana kadar kapatır kendini. En önemlisi biraz sakinleşebilmektir. Anlamayı ve anlamlandırmayı ister tüm olan biteni. Tam da bu noktada yetişkin için de karmaşıklaşmıştır her şey. Çocuğu diğer çocuklar gibi bakmamakta, çevresiyle ilgilenmemekte ve en önemlisi annesiyle o sıcak ilişkiyi kurmamaktadır.

Yetişkinin de bilmediği bir dünyadır çocuğununki. O da kaygılanmaya başlamıştır. Israrla çocuğunu bildiği dünyaya çekmeye çalışır. En gerekli olan sakin kalabilme becerisini yitirmiştir. Çocuğun ihtiyacı olan sığınağı inşa etmesi çok daha zorlaşmıştır şimdi. Ve çocuk kendi dünyasında kaldıkça bu sığınağı oluşturma fikrinden uzaklaşır anne. O da sakinleşebileceği sığınağını aramaktadır. Her ikisi için de zor bir dönem başlamış, işler kaotik bir şekilde içinden çıkılamaz hale gelmiştir.

Tam da bu noktada bir yol haritası çizmek için bir uzmanın işbirliği gerekir. Okul öncesi temelli bir özel eğitim uzmanı olarak, öncelikle çocuk ve anne arasında güvenli, anlamlı ve karşılıklı bir bağ oluşturduktan sonra çocuğun artık yaşıtlarının maruz kaldığı ortamlarla tanışmasının gerekliliğini düşünüyorum. Çocuğun dünyasını oyun oluşturur. Hayatı oyun içinde prova etmekte, günlük hayatında maruz kaldığı stresli yaşantıları oyunda tekrar yaşayarak sorunlarını çözüme kavuşturmakta ve daha sakin olabilmektedir.

Anne ile kurduğu ve paylaştığı güvenli ortamdaki deneyimlerini, birlikte oluşturulan oyun repertuarını çocuklarla paylaşarak zenginleştirmelidir. Zaten çevresinde karşılaştığı erken deneyimlerle sakinleşebilmekte ve anne ile arasındaki ilişkiyi kurabilmekte zorluklar yaşayan çocuğu, sürekli yetişkin ile yapılandırılmış ve ‘benim kurallarım’ mesajı verilerek güç dengesinin bozulduğu bir ortama maruz bırakmak, çocuk için yeni kaygılar ve olumsuz deneyimler oluşturacaktır. Oyun tanımı gereği eğlenceli, çocuğun isteyerek katıldığı, yaşamın bir parçasıdır.

Burada başlıca sorulması gereken soru, ‘’çocuğum isteyerek ve eğlenerek katılıyor mu’’ sorusudur. Öğrenme ise; elbette ki tüm yetişkinlerin ortak kaygısıdır. Çocuğu yaşama hazırlayabilmek ve ‘normalleştirebilmek’ adına bilişsel alanda çocuğu yüklemeye çalışırız.

Oysa burada iki kavrama daha ayrıntılı ve doğru bir yerden bakma ihtiyacı duymaktayım. Öncelikle oyun etkin öğrenme sürecinin en önemli parçasıdır. Okul öncesi dönem çocuğun oyunla öğrendiği dönemdir. Burada oyun gücünü ve etkisini çocuğun deneyimlediği yaşamdan almaktadır. Ayrıca normal gelişim gösterenler olarak tanımladığımız gruptaki çocuklar yetişkinlerin yapılandırılmış süreçlerinden çok, deneyimlerin oyuna aktarırken yaşamı prova etmekte ve kavramları oluşmaktadır.

Üç yaş sonrası çocukların paylaşarak oynadığı ve toplumda bir birey olarak kendini oluşturduğu ve fark ettiği ve sosyal becerileri edinme yolunda ilerlediği dönemdir. Çocuklarla oluşturduğu ortak bir dildir oyun. Oyunda kendi dünyasını oluşturur ve bu dünyaya diğer çocukları da alır. Her çocuğun farklı bir dünyası olduğundan yola çıkarsak; başkalarının da fikri olduğuna dair fikirlerinin işlevselliği ve grup oyunlarıyla beraber başkalarının fikrine ortak olma ve kendi fikrini izleme ortaya çıkmaktadır. Belki biz yetişkinlerden bazılarının bile halen zorlandığını gözlemlediğimiz, bu beceriler, çocukların ilk sosyalleşme ortamı olan okul öncesi eğitim kurumlarında başlamaktadır.

‘Normal’ kavramı, eğer işler yolunda gitmediyse, yetişilmesi gereken bir seviye gibi karşımızda dikilmektedir. Normal konuşsun, normal yürüsün, normal davransın… Çoğunluğun yaptığı şey, ya da çevremizde hep bu yönde gördüğümüz kalıplar normal tanımını karşılar. Oysa her birimiz biraz da olsa dışındayızdır bu normalin ve çoğu zamanda normalden ayrışan yönlerimizle fark ediliriz birbirimizden. Bizim çocuklarımızda bu fark biraz daha açık görünmektedir. Bu açığı kapatmak adına bireysel eğitim ve terapi elbette gereklidir. Ancak o normal eğrisine yakınlaşmak için çocuğun ’normal’ e maruz kalması ve tanımı içinde de belirttiğimiz sürekli görmeye alışık olduğumuz ortamlarda yer alması gerekir.

Bu noktada çocuğu en erken dönemde okul öncesi eğitim ortamlarında yaşıtlarına maruz bırakmak son derece önemlidir. Bu kurumlardaki öğretmenlerin çocuğun farklı olması ile beraber farklı bir tutum izlemeye başladığını görmekteyiz çoğu zaman. Tabii öğretmeni rol model seçen sınıftaki diğer çocuklarda arkadaşlarını kendilerinden farklı görmeye başlıyorlar. Gölge öğretmen uygulamasının da çok yaygın olduğunu üzülerek gözlemlemekteyim. Burada çocuğun farklılığının altı çok daha kontrast bir şekilde çizilmekte ve sınıftaki diğer çocuklara onunla oynayacak biri var size gerek yok mesajı iletilmektedir. Çocuk yine bir yetişkinle çocukların olduğu bir ortamda sosyalleşmekte ve üç yaş sınıflarında olduğu gibi sadece aynı ortamı paylaşmaktadır.

Yazının başında bahsettiğim okula ilk başlama kaygısı bizim çocuklarımızda daha fazla sürmekte ve biraz daha zamana ihtiyaçları olduğunu göstermektedir. Ancak zamana ihtiyacı olması boşa geçirilmiş bir zaman olarak tanımlanmamalıdır. Çocuk hiçbir şey yapmadan otursa bile öncelikle normali görmeye alışmaktadır. Böylelikle onun için de normal kavramı oluşacaktır. Arkadaşlarının arasına katılmasının zaman alacağı açıktır ancak burada çocuğun ihtiyacı olan zamanı alıp, doldurmak adına gölge öğretmen ile gücü tekrar bir yetişkine vererek anlamlandıramadığı bir hengâmenin içine itmek talihsizliktir.

Çocuğun var olan basamakları daha hızlı çıkması için desteklenmesi ve bireysel olarak uzmanlarla çalışarak gelişimsel süreçlerde ilerlemesi elbette ki, okulda ihtiyacı olan deneyimleri ve repertuarı oluşturmada ona yol gösterecektir. Ancak annenin ve okul öncesi öğretmenin bir terapiste veya özel eğitimciye dönüşmesi çocuğun ihtiyacı olan anne ve sınıf öğretmeni figürünü ortadan kaldırmaktadır. Çocuğu normalden bu kadar uzaklaştırıp, ‘normal’ olmasını beklemek ve onu duygularından arındırılmış olarak hayatını planlamak, tüm bunların ışığında tekrar düşünülmesi gereken konulardır.

Ve başa dönelim tekrar. Annesinin yanına biraz daha sokulmuş bulur kendini bir yandan elini bırakıp bu yeni ortamı keşfetmek isterken demiştim yazının başında. Çocuğunuzun elinden sımsıkı tutun onun ‘annesi’, güvenilir, tanıdık ilişkisi olarak. Okulun çocuk için davetkâr olmakla beraber biraz da kaygı yarattığını bilin, bu her çocukta hatta bizlerde bile aynıdır. Bilmediğimiz her yeni şeye alışmak zaman ister biraz, kimimizde daha az kimimizde daha çok. Çocuğunuza gereken zamanı ve o güçlü bağlarla donatılmış sığınağı verin. Ve elinden tutup tüm çocuklar gibi etkisini yaşamdan alan oyunun gücüne bırakın. Gücü çocuğunuza verin. Kendi hayatını kurmak için güce, oyunlara ve arkadaşlarına ihtiyacı var.

Bu yazıyı paylaşın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir